Annihilation’ı seyrederken…

annihilation(Spoiler Alert! Yazı Annihilation (Yokoluş) isimli filmin neredeyse tüm önemli gelişmelerinden bahsediyor. Seyretmediyseniz ve seyretmeye niyetiniz varsa – okumayın – seyredin sonra okuyun :))

________________________________________________________________________________

Geçen hafta evde, heyecanla ekranın karşısına geçip Annihilation (Yokoluş) isimli filmi seyrettim. Annihilation (2018), daha önce Ex Machina (2014) isimli yapay zeka üzerine bayağı ilginç bir bilimkurguyu yönetmiş Alex Garland’ın, Jeff VanderMeer’in kitaplarından esinlenerek yaptığı son filmi. Amerika’da sinemalarda oynadıktan sonra gösterim hakları direkt Netflix’e satılmış ve buralarda sinemada gösterime girmemiş. Ben laptopumun karşısına geçtiğimde film hakkında yönetmenin Alex Garland olduğu ve Natalie Portman’ın başrol oynadığı dışında hiçbir şey bilmiyordum. Beklentim de fazla yüksek değildi; film tavsiye edilmiş olduğu için iyi bir bilimkurgu seyretme olasılığı beni heyecanlandırmıştı – ama sonuçta üzerinde bir ‘Netflix original’ yazan filmden çok da bir şey beklememek lazım diye düşünüyordum. Continue reading

Advertisements

Sahilde: Günün ortasında koşmak ve İstanbul üzerine ufak bir not

IMG_7771

Suadiye, 2017. T. Deniz Erkmen.

İstanbulda kışın sevdiğim bir şey var. Soğuk ve güneşli günlerde, eğer evde çalışıyorsam, günün ortasında ayakkabılarımı giyip koşmaya gitmek. İnsan yazın (hatta bence baharda bile) öğle vakti güneşin altında koşamıyor. Benim için fazla sıcak. Oysa kışın, hava yeterince soğuk olduğunda çok da güzel koşuluyor güneşte, günün tam ortasında. Hele bir de şöyle berrak, temiz bir hava varsa, hani evde balkona çıkınca insanın suratına çarpan türden, o zaman gerçekten de tadına doyulmuyor… Continue reading

When Extraordinary is the New Ordinary: Protest, Law and Authoritarian Consolidation in Turkey

Pride March in IstanbulAs I was scheduled to give a talk at Boise State University in late August right before APSA, I was asked if I could write a piece for the Blue Review, which is a popular scholarship journal published by the School of Public Service of Boise State. I wrote a piece on our current research with Mert Arslanalp from Boğaziçi University which explores protest repression by the Turkish government between 2010-2016 in Turkey, focusing specifically on the use of legalistic tools. You can read the original piece, published on August 28 on Blue Review here

Yüksekte, Tek Başına: Alex Honnold ve Serbest-Solo El Capitan

1. Üç Haziran, Cumartesi – Kadıköy 

Gene her dönem sonu olduğu gibi eve kapanmış öfleye pöfleye sınav okumaya çalışır, içim daralır, ve bir sınavlara bir facebook’a bakarken timeline’ıma bir National Geographic haberi düştü: ’Climber completes the most dangerous rope free ascent ever.’(1) Haberin fotorafında, biz tırmanıcılar için tanıdık bir surat, Alex Honnold, arkasında Yosemite vadisi kameraya gülümsüyor. Orada, açlık grevi, terör, baskı ve hapis haberleri ile dolu timeline’ımın ortasında, Alex Honnold: Mutlu mesut ilk serbest-solo çıkışını gerçekleştirdiği El Capitan’ın tepesinde.

Alex-Honnold-on top of Freerider

Alex Honnold tırmanışından sonra, Freerider’ın tepesinde. Photo: Jimmy Chin

Haberi başlığı doğru mu anlıyorum diye hızla bir okuyorum; evet, doğru anlamışım – Alex Honnold Yosemitenin en ihtişamlı, en ünlü, en uzun duvarlarının olduğu El Capitan’ı Freerider (5.13a, 30 ip boyu, 914 metre) isimli rotasından serbest-solo, yani tek başına ve ip kullanmadan, yani hiç bir güvenlik sistemi olmadan tırmanmış, ve böylece dünyada bunu gerçekleştirebilen ilk insan olmuş. Ben öğleden sonra Kadıköy’de inşaat gürültüleri arasında kendime kahve yapıp çalışmaya çalışırken, Honnold Kaliforniya’da 3 Haziran sabahı, bu granit devin dibine tek başına yürümüş, tırmanış ayakkabılarını ayağına giymiş, ve bir toz torbası dışında hiç bir şey almadan rotaya girip tam 3 saat 56 dk. ve yaklaşık 1000 dikey metre sonra duvarın tepesine ulaşmış.

Ağzım açık ekrana bakıyorum. Teker teker başka tırmanıcı arkadaşlarım da haberi paylaşıyorlar. Haber hızla tırmanış blogları ve dergilerine, oradan Nytimes’a kadar yayılırken sadece ben değil, bütün tırmanış dünyası ekranları karşısında, okuduğumuzu sindirmeye çalışıyoruz – El Capitan, serbest-soloContinue reading

On Belonging, or not making it to Yosemite…

yosemite-photo

Yosemite. (Credit: Gary Tognoni/iStockphoto.com)

In spring of 2012 I had to leave the US after more or less 12 years in the country. My contract with the university I was working at ran out in 2011 and so did my work-visa. I stayed on with a tourist visa, living off my savings, sending applications, going to a few interviews, but at the end nothing panned out. I remember the feeling of confusion, of impending loss. I liked where I lived, I liked my friends, I liked my life. I had plans, dreams, all of which have slowly morphed and evolved as I lived in the US and became intimately tethered to the country, as did at least parts of my identity. I did not want to leave.

I applied for an extension to my tourist visa, explaining on the application that I wanted to spend time climbing in Yosemite before I had to leave for good. I meant it; I had my car, I had tons of gear, I was in good climbing shape and being unemployed, I had the time. A hard to find combination for an academic. Getting hopeless about being able to remain in the country, I thought that I should at least have a major trip to what we climbers consider the mecca of climbing. A farewell to the US through what I, arguably, liked the most about the country; it’s national parks.

As such, I remember very clearly the day I got my rejection letter from USCIS. I was about to get out of the door to walk my friend Jens’ dog Roxi when the postman delivered the hefty envelope. The main message of it was short and clear. My visa extension was rejected; I had to leave the country immediately. Continue reading

Baby it’s quiet outside: On purges, fear, and silence

It was on this same desk that I am sitting now where I heard the last sonic boom of the night of July 15th. As the sound of a jet got closer and closer, shaking the windows of my apartment around 5.30 am in the morning, I thought for a second “this is it, this time they really are dropping bombs on Istanbul.”

Those are the things I remember from the night of the failed coup attempt on July 15 in Turkey. All those sounds and images: Sounds of low-flying F16 jets, sounds of clashes mixed in with the sala prayer being read from the mosques everywhere… The words that came out of the mouth of the ghastly, shaken up TV anchor who was reading the statement from the putschist, the face of President Erdogan on a cellphone connecting to CNNTurk via Facetime, soldiers shooting at people on Bosphorus bridge live on BBC. The sala did not stop that night and continued relentlessly for weeks, joined with the sounds of cars honking and people cheering. Sounds of loudspeakers. Sounds of the president talking on televisions that were on everywhere. Continue reading

Academics between Authoritarianism and Precariarity: The case of Academics for Peace in Turkey

peace baris-icin-akademisyenlerin-1128-imzayla-acikladigi-bildirinin-tam-metni_414843338Open Democracy ran a piece written by me in which I talk about the Academics for Peace case in Turkey and the harassment and repression that academics who have signed the peace petition have been facing for the last six months. Specifically, I start dealing with the question why is it that if the supposed “crime” is the same – signing the peace petition –  signatories faced vastly different consequences, some relatively untouched and others dismissed or suspended… You can read the piece here.